Yayıncılık dünyasında bazen garip ama öğretici hikâyeler dolaşır ve bu hikâyeler genellikle kitaplardan değil, dergilerden doğar; çünkü dergicilik, yayıncılığın en huzursuz, en hareketli, en meraklı ve belki de en canlı alanlarından biridir. Eski dergicilerden birinin yıllar sonra anlattığı tuhaf bir anekdot vardır: Bir gün genç bir editör, bir derginin nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışırken yaşlı bir matbaa ustasına aynı soruyu sorar. “Bir dergi sayısı tam olarak nerede başlar?”. Usta bir süre hiçbir şey söylemeden düşünür, matbaa makinelerinin gürültüsüne kulak verir, sonra hafifçe gülerek şu cevabı verir: “Bir dergi aslında matbaada başlamaz. O, insanların konuşmaya başladığı yerde başlar.”
Bu cevap ilk başta biraz belirsiz gibi görünür ama dergiciliğin doğasını anlatan oldukça doğru bir tespittir. Çünkü bir dergi sayısı çoğu zaman tek bir fikirle değil, birçok küçük düşüncenin yavaş yavaş birbirine yaklaşmasıyla ortaya çıkar. Bazen bir editörün aklına gelen küçük bir dosya fikri, bazen bir yazarın gönderdiği beklenmedik bir metin, bazen de bir sohbet sırasında ortaya çıkan tek bir cümle bütün sayının yönünü değiştirebilir. İşte dergiciliğin ilginç tarafı da tam olarak burada ortaya çıkar: Ortada henüz bir dergi yokken bile, fikirler çoktan dolaşmaya başlamıştır.
Bir dergi ofisinin atmosferi bu yüzden çoğu zaman kitap yayınevlerinden biraz daha hareketlidir. Masaların üzerinde notlarla dolu kâğıtlar, yarım bırakılmış mizanpaj çıktıları, farklı kapak tasarımları ve sürekli değişen başlık önerileri bulunur. Bir köşede tasarımcı kapak görseli üzerine düşünürken editör sayfa sayısını hesaplar, başka bir yerde bir yazar metninin son paragrafını yeniden yazar, başka bir masada dosya konusunun başlığı üzerine uzun bir tartışma yapılır. Bu manzara dışarıdan bakıldığında küçük bir karmaşa gibi görünür. Oysa dergiciliğin ritmi tam da bu hareketin içinde oluşur.
Dergiler, kitaplardan farklı olarak çok sesli bir yapıya sahiptir. Bir kitap çoğu zaman tek bir yazarın dünyasını anlatır; oysa dergi birçok zihnin aynı anda konuştuğu bir alan gibidir. Bir sayfada şiir vardır, birkaç sayfa sonra uzun bir düşünce yazısı, ileride bir söyleşi, ardından kısa ama keskin bir eleştiri. İlk bakışta bu parçalar birbirinden bağımsız gibi görünebilir. Ancak iyi hazırlanmış bir dergi sayısında bu yazılar arasında görünmeyen bir bağ oluşur. Editörün asıl görevi de tam olarak burada başlar: metinleri yalnızca yayımlamak değil, onları aynı sayı içinde birbirine cevap veren bir düşünce akışına dönüştürmek.
Bu nedenle iyi bir dergi sayısı aslında küçük bir şehir gibi düşünülebilir. Kapak o şehrin meydanı olur. Dosya konusu ana caddesidir. Denemeler, şiirler, incelemeler ve söyleşiler o caddenin etrafında açılan sokaklar gibidir. Okur dergiyi eline aldığında yalnızca sayfaları çevirmiş olmaz; o şehrin içinde dolaşır, farklı fikirlerin kapılarını aralar ve bazen beklemediği düşüncelerle karşılaşır.
Bir sayı tamamlandığında yayınevinde kısa ama tanıdık bir sessizlik yaşanır. Dosya matbaaya gönderilir, sayfa düzeni artık değişmeyecektir, kapak son hâlini almıştır. Herkes birkaç dakika boyunca rahat bir nefes alır. Ama bu sessizlik genellikle uzun sürmez. Çünkü dergicilikte bir sayı kapandığı anda yeni sayı düşünülmeye başlanır. Bir editör aklına gelen yeni bir dosya konusunu söyler, bir yazar başka bir fikirden söz eder, tasarımcı yeni kapak ihtimallerini düşünmeye başlar.
İşte dergiciliğin en canlı ve belki de en tuhaf tarafı tam burada ortaya çıkar: Bir dergi sayısı aslında hiçbir zaman tamamen bitmez. O yalnızca bir sonraki sayının başlangıcına dönüşür. Çünkü dergicilik, tamamlanmış sayılardan çok doğmaya devam eden fikirlerle yaşayan bir yayın biçimidir; her sayı, görünmez bir şekilde bir sonrakinin ilk cümlesini içinde taşır ve dergi çıkaran herkes bunu bilir: Matbaadan yeni çıkan sayının mürekkebi henüz kurumadan, bir sonraki sayının hayali editör masasının üzerinde dolaşmaya başlamıştır.
